|
|
![]() "Seçim: Öncesi, esnası ve sonrası" Temmuz 2007 erken genel seçimlerinden fazlasıyla etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Affınıza sığınarak, bu seçimlerin bende yarattığı travmayı bir kez daha sizlerle paylaşmaktan kendimi alamıyorum... İnanın bu son olacak, bir sonraki seçime kadar kendimi tutmaya çalışacağım, söz! Bana mı öyle geldi bilmiyorum; 2007 seçime gidiş süreci, seçim sonuçlarının ilanı ve seçim sonrasındaki gelişmeler yine olağanüstü renkli bir kaos tablosu gibiydi. Hani öyle ki kafası karışmayan kimse kalmasın diye ülkemizin bütün ilgili ilgisiz çevreleri ve kişileri, yetmiyormuş gibi bütün uluslararası medya, şu bu güçleri özel çaba sarfettiler sanki.
Olan tabii yine benim gibi varolan aklını korumaya çalışanlara oldu... Bu üç aşamada neler öğrendim, neler hissettim ve neler düşündüm aşağıda ilginize sunuyorum. (Okunması zorunlu değildir. Bu yazıyı kestirmeden atlayıp dergimizin çok daha ilginç olan ileri sayfalarına geçmenizde bence hiç sakınca yok... Asla küsmem, bilirsiniz...)
• Hepinizin bildiği gibi, biz “cumhurbaşkanı kim olacak” diye çelik çomak çeviriyorduk ve halimizden de pek memnun gibiydik ki olanlar oldu. Birdenbire sokaklar, meydanlar insan sellerine boğuldu. Ardından e-muhtıra geldi. İşte o zaman ben içimden “Bu ne müthiş bir zamanlama...” dedim. Hani tam da, sokaklara dökülen yüzbinlerce kişiye bakıp, neden ve nasıl döküldüklerine pek de aldırış etmeksizin ve kürsü konuşmacılarına kulaklarımı kapatarak, oradaki insanların duruşunu -tv ekranından ne kadar olursa işte o kadar- anlamaya çalışır ve en azından bir şeye, bu toplulukların tamamen sivil ve halk olduklarına ikna olurken (hala miting katılımcıları hakkında fikrim değişmiş değil)... Ancak böylesine “müthiş bir zamanlama” iktidarın ekmeğine yağ sürebilir ve mitinge katılan yüzbinleri başka yüzbinlerin gözünde hiçleştirebilirdi. Öyle de oldu. “Sokakta muhalefet” dönemi açılıyor mu diye umutlanırken anladık ki daha uzuuunca bir süre sokağa çıkanlar yine “düzen bozucular” veya “pis teröristler” ya da “terörist yardakçıları” olarak görülecekler. • Yine aynı günlerde, hangi arada olduğunu şimdi tam kestiremediğim bir zamanda, başbakan ve genelkurmay başkanı bir sarayda başbaşa görüştüler. Ne konuştuklarını, her ikisinin hanımları ve halk olarak biz asla öğrenemeyeceğiz. Öyle dediler. Sabitleşip kalakaldım o günden bugüne... • Ben tam bu travmanın “sosyo-psikolojik” etkilerini üzerimden atmaya çalışırken son büyük darbe geldi: Seçimler 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılacaktı... Bunu es geçiyorum. Daha önce uzun uzun yazmıştım, ilgilenip okuyanlar hatırlayacaktır. Fakat hakkını teslim etmeliyim; bu seçim tarihi kimin buluşuysa gerçekten çok isabetliydi. Gelişler, gidişler, gidişlerden dönemeyişler, seçmen kütüklerinin karmakarışık hali, kütükten düşenler, oyunu kullanamayanlar... Neyse işte geçti gitti. • Seçim startının verilmesiyle propagandalar da başladı. Ama ne dönemdi... Başbakanımızın ve tüm diğer parti başkanlarının nutuklarını dinleyip durduk bu süreçte. TOKİ’nin bitmiş bitmemiş ne kadar toplu konut açılışı varsa hepsi birer birer, hükümet üyelerinin ve başta başbakanın katılımıyla yapıldı. E tabii devletin işi, devletin açılışı, bütün açılışlara devlet imkanlarıyla gidildi... de... Kimseden ses soluk çıkmadı. Bakıp kaldım, sanki ülkemizin üzerine sıcak yapışkan havayla birlikte bir külyutma tozu da atılmıştı. Medya, yani görsel, basılı, yazılı, web vs. iletişim organları bütünü, olağanüstü bir demokrasi seferberliği içindeydiler... Hükümet üyeleri sağda solda vatandaşları azarlayıp dururken, kapalı kapılar ardında anlaşmalar, kavgalar, tehditler, işbirlikleri devam ederken, biz sürekli iktidar yanlısı yönlendirmelere maruz kalırken bunca gürültü arasında asıl dikkati çeken “sessizlik”ti. Neyse ki İstanbul’un iki bağımsız adayı bu “sessiz” hengamede bir parça olsun gerçek sesin ne olduğunu hatırlatabildiler. •Aklımda kalan bir de yabancı basın, banka, kredi, devlet, anket vs. kuruluşları var. (Lütfen her kelimenin başına bir “yabancı” getirin, gerçi getirmeseniz de çok farkeden bir şey olmaz ya.) Hepsi öldü öldü bittiler “Aman ille AKP’yi seçin” diye. Seçmek istemeyenlere de bütün imkanlarıyla hadlerini bildirdiler. En fenası da “siz halk filan değilsiniz” manasına gelen değinmeler oldu ki seçim sonuçlarını görünce bunun hiç de yabana atılmayacak bir yöntem olduğunu anladığımı itiraf etmek zorundayım. “İyi de benim halk olmadığıma kim, hangi saikle karar veriyor” diye düşünmekten hala kendimi alabilmiş değilim. AKP’ye oy vermeyen herkesin “ordu, asker, darbe yanlısı” olduğu mu sanılıyor? AKP’ye sempati göstermeyen ve asla göstermeyecek olanların vatandaşlıkları iptal edildi de ben yine küresel ısınmanın etkisiyle hamur kıvamına gelen beynim yüzünden algılamakta mı gecikiyorum? • Sıcak başıma vurduğu için olmalı, seçim öncesi dönemden aklımda kalan daha fazla bir şey yok. Yalnızca Milliyet Gazetesi’nin seçimden sadece bir gün önce manşetten yayınladığı haberi unutmuyorum, unutacağımı da sanmıyorum. Cevval bir gazetecilik “başarısı” ile kotarılan haberin başlığı “Cemaate Cep Tuzağı”ydı. Ama asıl vahimi hemen altındaki, kırmızı ile vurgulananan başlıktı: “X... Cemaatinin Oyu AKP’ye.” Bu kadar... Onun altına sayfalar dolusu ne yazarsan yaz, haberin içeriği ne olursa olsun önemli mi? Mesaj verilmiştir, tamamdır. Ben tabii o günlerin ruh haliyle “Yüksek Seçim Kurulu bu tip propaganda faaliyetlerine karşı bir şey yapmamakla görevli olmalı” diye de düşünmüştüm... Hani merak ettiyseniz... A tabii bir de Tarhan Erdem var. Kendisini her geçen gün biraz daha tanımak istiyorum. Gerçekten. Hani zamanı olsa şöyle karşılıklı oturup saatlerce konuşabilsek, ben de onu biraz olsun anlayabilsem diye aklımdan geçiyor. Başarısının sırrına erebilsem diyorum. Nasıl isabet ama değil mi? Sen çık seçimden tam bir gün önce yine (tesadüftür canım, o kadar da değildir...) kimin kazanacağını noktası virgülüne söyle... Unutulacak gibi değil gerçekten. Bu da kalmış aklımda işte. Sahi, seçimin çok öncesinde veya hemen öncesinde el altından, el üstünden, oradan, buradan böyle habire güç odağı gösteren anket sonuçları yayınlamak toplumsal psikolojiyi nasıl etkiliyordur acaba? Tabii bunun, “beyinleri magazin programlarıyla doldurulmuş insanlar topluğunun egemen olduğu” bir ülkede yaratacağı sonuç da önemli olmalı... Bütün sosyal psikiyatristlere yöneltmek istiyorum sorumu. Bu da gerçek bir merakımdır, şaka yapmıyorum. Haa bu arada unutkanlığım yeniden depreşmeden bir önerimi de dile getirmek istiyorum. Tarhan Erdem’e derhal bir ulusal/uluslararası ödül verilmesini öneriyorum. Medyanın alkışları yetmez. • Seçim akşamı, her genel seçimde olduğu gibi, evde sofrayı hazırladım eş dost toparlandık. Sohbetin yönü belliydi, sandıklar teker teker açılacak, biz her gelen sonuç üzerinde gevezelik yapacaktık. Ama ne mümkündü... Daha son lokmalarımızı ağzımıza atma fırsatı bulamamıştık ki malum sonuç ilan edildi. Oysa biz daha kırkbeş dakika önce kendi sandığımızın kapatılmasını izlemiş, sonuçları not edip eve dönmüştük. Sandık başkanının ilçe seçim kuruluna gidecek vakti olmuş muydu bilmiyorum. Neyse... Zaten bizim sandığın oyları ile memleket genelinin oyları arasında sıradağlar kadar fark olduğuna göre gerisinin ne önemi vardı ki. Tarhan Erdem’e derhal bir ulusal/uluslararası ödül verilmesi önerimi ısrarla tekrarlıyorum. • Seçim sonuçları ilan edilir edilmez, tabii çok doğal olarak zaten hazırda bekletilen yorumcu ve analizciler vakit kaybetmeden kazananın neden kazandığını anlatmaya başladılar. Ve bu hala devam ediyor... Sahi, neden bu kadar ısrarlılar anlamıyorum. Zaten sonuç belli değil mi. Yüzde 46.6 ve diğerlerinin toplamı 53.4 işte. Niye bunu anlamadığımızı sanıp hala daha ısrarla ve ısrarla “kazandılar işte, kazandık işte...” türünden ikna çalışmaları yapılıyor. Sonuca inanmamamızdan mı korkuyorlar nedir? Ben aslında biraz tırsıyorum bu işten, ya bir de önümüzdeki 7 cumhurbaşkanlığı, 5 meclis yılı boyunca aynı söylem devam ederse ne yaparız... En azından kendi adıma teslim bayrağını çekiyorum. Tamam anladım. Kazandılar, kazandınız yüzde 46.6 ile. Gül hatırınız için yüzde 47-48’de olabilir. Doğrudur. Fakat lütfen rica ediyorum daha fazla ikna etmeye çalışmayın, insanın şüpheleri ayaklanıyor durduk yerde canım, tadında bırakın. Gazeteler bir yandan, iş adamları öbür taraftan, yine bilmem ne kadar yabancıbilmemnekuruluşları bir diğer taraftan... En son dün okudum, artık yere yapışmak üzereydim; çoook seksi bir fotoğrafının eşliğinde Yeşim Salkım’dan geliyordu demeç: “Oyumu AKP’ye verdim...” Tamam dedim yaaa, anladım işte, yeter. • Evet seçim sonrası bu kadarla kalmadı tabii. AKP’ye oy vermeyenlere yönelik bir de başka türlü saldırı yağmuru vardı ki yenilir yutulur cinsten değil. Efendim “işte görmeliydik halkın gücünü, o hep hakaret edilen, sofralara oturtulmayan, iğrenerek bakılan, başörtüleriyle uğraşılan, dindar halkın gücünü...” Öyle bir saldırı tarzı ki karşısında ancak “yok canım, ben öyle değilim” tarzında bir savunma geliştirebilirsiniz... Ancak asla politika tartışamaz, idelojik belirlemeler yapamazsınız. Bu tarz saldırı sahiplerine göre AKP halkın doğrudan temsilcisiydi. Halkın oyunu kim alıyorsa otomatikman halkın temsilcisi oluyordu bu dümdüz mantıklı sevgili dostlarımıza göre. (Bu noktada uzun felsefi tartışmalara girmenin bir faydası yok, muhakkak haklıdırlar!.. YSK’nın ilan ettiği sonuç halkın temsilcisinin kim olduğunu göstermektedir!..) Şimdi, yazanların bir kısmını da tanıyorum, nasıl böylesine bir duygu seline kapıldıklarını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Ve ister istemez “ben başka bir ülkede mi yaşıyorum” diye düşünmeden de edemiyorum. Çünkü benim yaşadığım ülkede dindarlara değil dinsizlere ve dindarlar tarafından yeterince dindar görülmeyenlere ya da başka dinden olanlara daha kolay hakaret edilebiliyor. (Örnek; birine çok kızdıysanız hakkında “o aslında alevidir, ermeni asıllıdır, rum dönmesidir, yahudidir” tarzında bir söylenti yaymanız yeter.) Benim yaşadığım ülkede oruç tuttuğu için değil tutmadığı için insanlar öldürülüyor. (Tersinin olmasını da asla istemem.) Benim yaşadığım ülkede imam-hatip mezunu olduğu için birileri en yüksek mevkilerde işlere alınıyor fakat yeterince müslüman/dindar olmadığı düşünülen iyi eğitimliler kapı önüne konuluyorlar. Benim yaşadığım ülkede türbanlı ya da başörtülülere değil başı açıklara ya da biraz açıkça giyinenlere yine daha kolay hakaret ediliyor, hatta polis bile türbanlı teröriste dokunmamaya çalışıyor ve kadın polislere emanet ediyor ama 1 Mayıs gösterilerine katılmak isteyen solcu genç kızların her biri en az beş erkek polis tarafından tepeleniyor, saçlarından tutularak yerlerde sürükleniyor. Benim yaşadığım ülkede hiç kimse (sözü doğrudan gazetelere manşet olabilecek hiç kimse diyelim paşa gönlünüz için) başında örtüsü olan bir kadına “sen arabistana git” falan demiyor ama Başbakan kalkıp görüşlerini yazan bir gazeteciye “Beğenmeyen çeker gider” diyebiliyor. Benim yaşadığım bu farklı ülkeyi daha uzun anlatmak için kitap dolusu sayfaya ihtiyacım var, burada kesiyorum. Fakat bu çok duygusal, halkı çok anlayan, “halkın hemen hemen içinde” yaşayan ve “elit üstü elit, üstüne bir de laik” olup AKP’ye oy vermeyen bizim gibileri sürekli haşlayıp duran “demokrat” gazetecilere sade vatandaş olarak bir tavsiyem var: Öncelikle halkın her zaman doğru yönelimler içinde bulunmayabileceğini ve hatta faşist otoriter rejimlerin asıl gücünü halktan aldığını asla unutmayın olur mu. Sizler de aslında demokrasi yanlısı olduğunuzu sanırken bir bakmışsınız ki faşizmin şakşakçıları arasında yerinizi almış olursunuz. Hani tarih bunun örnekleriyle dolu, siz de bilirsiniz de... Haddim olmasa bile bir hatırlatayım dedim. (Yaa işte böyle, AKP’den şüphe eden, oy vermeyen herkese bu tür yakıştırmalar yapılıp duruyor ve her türlü akıl veriliyor ya, ben de bir tersini deneyeyim dedim. Okununca neler hissedileceğini de çok merak etmiyorum. Çünkü günlerdir bu tür yorumlar karşısında “acaba ben farkında olmadan ‘ulusalcı’ mı oldum, yoksa ben darbe yanlısı mıyım, ben halk değil miyim” cenderelerinde nasıl kıvrandıysam benzer bir şeyler olur en fazla...) İkinci bir hatırlatma daha yapmadan geçemeyeceğim; halkın ne yapacağı hiç belli olmaz bu kadar güvenmeyin. Bir sonraki seçim sonrasına yazacak bir şeyleriniz kalsın derim ben. Bu arada Tarhan Erdem’e bir basın ödülü filan verseniz iyi olmaz mı? • Hepinizin bildiği gibi seçim sonuçlarını, JP Morgan adlı finans kuruluşunun da hissedarları arasında yer aldığı SUN Microsystems firması tarafından oluşturulan SEÇSİS sayesinde akıllara durgunluk verecek kadar kısa sürede, Cihan Haber Ajansı’ndan verilen haberlerle öğrendik. Ardından şaibe iddiaları yayılmaya başladı. Konuyla ilgili yazılar yalnızca tecrübeli köşe yazarları tarafından ele alındı ve kesinlikle doğru bir tavırla çok fazla dallandırılıp budaklandırılmadan, az sayıda gazetede yayınlandı. TV’ler işin bu yönünü ilgilenmeye değer bulmamış olmalılar. Ama insanların kulağına karsuyu kaçmış oldu bir kere... Elde değil tabii, internette dolaşıp duran kuşkucu yazılar da işin içine girince benim gibi daima kuşkulanmaya meyli olanların hali harap oluyor. Bu arada sandık sonuçlarının dökümünü sitesine alamadan, hatta elle yazılmış sandık sonuçları ile dijital ortamda aktarılmış sonuçlarının karşılıklı sağlamasını yapmadan, kesin seçim sonuçlarını ilan ettiği öne sürülen Yüksek Seçim Kurulu üyelerini de en az Tarhan Erdem kadar tanımak isterdim ben. Kimlerdir, nasıl seçilmişlerdir, herhangi bir dini tarikatla yakınlıkları var mıdır öğrenmek isterdim. Bütün bunlar benim derdim olmalı mıdır olmamalı mıdır o ayrı tabii... Günlerdir dijital gazete arşivleri arasında, “google” başında -şimdi bir de “hakia” çıktı- gözlerimi perişan edip duruyorum, durduk yerde... • Sonuçların ilan edilmesinin ardından, seçimi kazandığı bildirilen AKP yöneticileri, “merkez”e ne kadar geldiklerini göstermek için olsa gerek, artık ideolojiler üzerinden siyaset yapma döneminin bittiğini anlattılar bize... Hatta partinin başkan yardımcılarından biri, SKY Türk’teki bir gece programında “artık ideolojisiz bir toplum düzeni” oluşturulacağı ve halkın da buna onay verdiği anlamında bir konuşma yaptı... Birkaç gün sonra Başkan Bush hemen hemen aynı sözleri bir başka konuyla ilgili olarak ortaya sürüvermez mi... Hemen sonrasında, bir fotoğrafta Almanya’nın “ideolojisiz” lideri Merkel ile Fransa’nın aynı iddiadaki Sarkozy’sini kolkola kahkahalar atarken görmez miyim... Bu fotoğrafa yakında kimler eklenecek hep birlikte göreceğiz. Ancak şu “ideolojisizlik” konusunda fena halde yanılıyorlar diye de düşünmemek elimde değil. Şimdi; dünyanın binbir türlü zenginliği bir avuç azınlık sermayedarın elinde, kırıntılar giderek eriyip yokolmaya yüz tutan hatta yoksulluştukları ileri sürülen orta sınıflara “ev, araba, yıllık tatil, hadi belki bir de küçük yazlık ev” olarak sunuluyor... Global -isterseniz küresel ya da biraz daraltayım BOP’sal- düzeyde ise milyonlarca insan yoksulluğun, savaşların, kısır dini-etnik çatışmaların ortasında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Ve böyle bir dünyada ideolojisiz yaşamamız öneriliyor, öyle mi?.. Bizim gibi biraz okuryazar ve azbuçuk aklı birşeylere erenlerin sayısının giderek azaldığı da hesaba katılırsa bu öneri tutacak sanılıyor. İdeleoji yerine de dini inaçlarımızla idare etmemiz bekleniyor. Yani istesek de istemesek de; müslüman, hristiyan, yahudi, budist, ateist olarak sadece inançlarımızla hareket edeceğiz ama asla, mesela Marksist filan olamayacağız. Öyle mi?.. Umarım yöneliş bu doğrultuda değildir. Çünkü dünyanın ve insanlığın sonu ancak bu yönde bir güçlü etki yaratılırsa beklenenden daha çabuk gelir. Dini; politikanın, ülke yönetimlerinin ya da ülkeler arası ilişkilerin odağına yerleştiren anlayışın günümüz teknolojisiyle birleşmesiyle ortaya çıkacak sonucu düşünmek bile istemiyorum. Aksine insanlığın her türlü karşı çabaya rağmen bu yönelişe direnecek güçte olduğuna da içtenlikle inanıyorum. Bırakın herşeyi bir tarafa, yönetenlerle yönetilenlerin olduğu en küçük bir toplulukta dahi “halkın içindeniz, halkın ta kendisiyiz” filan diyerek ideolojisizlik sağlanamaz. Uydurmadır bütün bunlar ve kısa ömürlü akımlar olarak tarihteki yerlerini alır giderler. Geriye sadece daha fazla insanlık acısı bırakırlar... • Seçimin üzerinden bir aydan fazla zaman geçti. Sular hala durulmuş değil. Yeni cumhurbaşkanı da seçildi. Eh haliyle bir süre de medyamızın yeni başkanın bu makamı ne kadar hak ettiğine yönelik ikna etme çabalarına tanık olacağız. Sayfalar dolusu yazılar fotoğraflar yayınlanacak, canlı yayınlarda hayat hikayeleri, filan... Ben bu kadarını kaldıramayacağım ve bir süre kendimi tamamen başka ilgi alanlarına yönelteceğim. Ricamı tekrarlıyorum yine de “Lütfen daha fazla ikna etmeye çalışmayın, siz haklısınız. Washington Post’un da işaret ettiği gibi, onun yerden göğe hakkıdır, bizim ne haddimizedir onu kabullenmemek, hepimizin cumhurbaşkanıdır ve unutmayınız ki o ABD’ye laiklerden daha fazla dosttur...(Ne demekse böyle buyurmuş WP) Aslında bence Tarhan Erdem o makama gelmeliydi fakat artık vakit çok geç. Aday gösterme süresini kaçırmamalıydım. (Sahi sade vatandaşlar aday gösterebiliyor mu? Cahilliğimi bağışlayınız.) • Son olarak, cumhurbaşkanlığı devir teslimi yapıldı ve bütün yabancı ve bazı yerli medya kuruluşları Türkiye’de de 84 yıllık cumhuriyet döneminin sonuna gelindiğini ilan ettiler. Artık -yıllardır bekledikleri ve umut ettikleri gibi- “ılımlı demokratik islam ülkesi” olmuşuz. Tabii hala “elit, laik azınlık” varlığını koruyormuş ama artık olan olmuş biten bitmiş vs. ... Bu kadar kolay mı acaba? Şöyle son 30 yılı bir gözümün önünden geçiriyorum. Türkiye’ye hep ortadan çaaat diye ikiye bölünmüş bir ülke muamelesi yapılıyor... Muhalif gençlik hareketlerinin mücadelesine sol-sağ çatışması yaftasının yapıştırılmasıyla döndürülen dolapların üzerinden ne kadar zaman geçti... Hemen ardından ülkede bir alevi-sünni çatışması çıkması için neler yapıldığını hatırlayan hatırlar. Yetmedi Türklük-Kürtlük gündeme geldi ve en acısı da bu oldu evet, ama hala düşmedik birbirimize, umarım düşmeyeceğiz de. Bütün hassas açılımlar ele alındı, didiklendi. Yetmedi, şimdi laik-islamcı sofrasına buyur ediliyoruz. Tabii bu sofraya cami ve kışlanın evsahipliği yapması uygun görülüyor. Ziyafet sırasında tarafların bir şekilde birbirine düşmesinin kaçınılmaz olduğu öngörülüyor. Biz vatandaşların da her iki taraftan birinin konuğu olması zorunluluğu varmış gibi dayatılıyor. Ben kendi adıma bu sofraya oturmamaya niyetliyim, sizi bilmem. Bu ülkeden umudumu kesmeye de hiç niyetim yok. İşte böyle. Herkes için sağlıklı günler dileğiyle Bir sonraki sayıda buluşmak üzere. Saynur ÇETİNER saynurcetiner@doktordergisi.com ![]() ![]() ![]() ![]() |